Giriş

Kamu görevlilerinin meslekten çıkarılması (işten çıkarma, ihraç) kararı, ilgili kişinin kamu hizmetindeki görevine son veren en ağır disiplin yaptırımlardan biridir. Özellikle yargı mensupları (hâkimler ve savcılar) açısından meslekten çıkarma kararı, yalnız bireyin kariyerine değil, aynı zamanda yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin önemli hukuki ilkelere de temas etmektedir. Türkiye’de 2016 yılındaki darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal döneminde, binlerce kamu görevlisi hakkında bu tür işlemler tesis edilmiştir. Bu kapsamda çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK’lar) ile “irtibat” ve “iltisak” kavramları temelinde çok sayıda kamu personeli, yargı mensupları da dâhil olmak üzere, meslekten çıkarılmıştır. Bu süreç, ilgili kişilerin gerekçeli karar hakkı, masumiyet karinesi, adil yargılanma hakkı ve ölçülülük ilkesi gibi temel güvencelerinin ne ölçüde korunduğuna dair ciddi tartışmalar doğurmuştur.

Bu makalede, yargı mensuplarının meslekten çıkarılma kararlarına odaklanılacak; ancak konu, tüm kamu görevlileri yönünden genel çerçeve çizilerek ele alınacaktır. İlk olarak kamu görevlilerinin görevlerine son verilmesine ilişkin anayasal ve yasal düzenlemeler ile olağanüstü hal dönemi tedbirleri özetlenecektir. Devamında, Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) kapsamında gerekçeli karar hakkı değerlendirilecek; irtibat/iltisak kriterlerinin hukuki niteliği ve bunların yargı mercilerince yorumlanma biçimi incelenecektir. Ayrıca, beraat kararlarının idari işlemlere etkisi ve ölçülülük ilkesinin bu alandaki yeri tartışılacaktır. Konu ele alınırken Anayasa Mahkemesi (AYM), Danıştay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları ile doktrindeki görüşlere atıflar yapılacaktır.

Kamu Görevlilerinin Meslekten Çıkarılması: Genel Çerçeve

Anayasal düzenlemeler: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda kamu görevlilerinin disiplin ve görevden uzaklaştırma işlemlerine ilişkin çeşitli hükümler bulunmaktadır. Anayasa’nın 129. maddesi, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin disiplin kararlarına karşı yargı yolunun açık olduğunu belirtmekte; yalnızca uyarma ve kınama cezaları yargı denetimi dışında tutulmaktadır. Hâkimler ve savcılar için ise Anayasa’nın 139. maddesi özel bir güvence getirmekte; bu madde uyarınca hâkimler ve savcılar azledilemez, kendileri istemedikçe 65 yaşından önce emekliye ayrılamaz ve bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması halinde dahi özlük haklarından yoksun bırakılamazlar. Ancak aynı maddede, “Meslekten çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı hüküm giymiş olanlar, (…) veya meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hakkında kanundaki istisnalar saklıdır” denilerek, kanunla belirlenen bazı durumlarda hâkim ve savcıların meslekten çıkarılabileceği öngörülmüştür. Nitekim Anayasa’nın 159. maddesinin Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nu (HSK) düzenleyen sekizinci fıkrası, Kurulun “meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası verme, görevden uzaklaştırma işlemlerini yapma” yetkisine sahip olduğunu ifade etmektedir. Aynı maddenin onuncu fıkrası ise HSK kararlarının yargısal denetimine ilişkin önemli bir ayrıma yer verir: “Kurulun meslekten çıkarma cezasına ilişkin olanlar dışındaki kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamaz.” Buna göre HSK tarafından verilen meslekten çıkarma kararları yargı denetimine açık olup, diğer disiplin kararları yargı denetimi dışındadır. Bu anayasal çerçeve, yargı mensupları hakkında meslekten çıkarma işlemlerine karşı yargı yolunun açık bırakılarak, en ağır yaptırım için yargısal güvencenin sağlanmasını amaçlamıştır. Nitekim 2010 Anayasa değişikliği ile getirilen bu imkân, AİHM tarafından da not edilmiştir: 2010 sonrası dönemde HSK’nın meslekten çıkarma kararlarına karşı etkili bir itiraz/ yargı yolu tanınmış olduğu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce de vurgulanmaktadır.

Yasal çerçeve ve olağan dönemdeki uygulama: Hâkimler ve Savcılar hakkında meslekten çıkarma kararı verilmesinin usul ve esasları 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu ile HSK’nın kuruluş kanunlarında düzenlenmiştir. 2802 sayılı Kanun’un 53. maddesi, çeşitli hallerde hâkimlik ve savcılık görevlerinin sona ermesini düzenler ve (a) bendinde “Bu Kanun hükümlerine göre meslekten çıkarılmalarına veya meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar verilmesi” halini de açıkça görev sona erme sebepleri arasında sayar. Diğer bentlerde, mesleğe alınma şartlarının sonradan kaybedilmesi, istifa, emeklilik veya ölüm gibi durumlar yer almaktadır. 6087 sayılı (mülga) Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu’nun 4. maddesi de HSK’nın görevleri arasında “meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hakkında karar verme” yetkisini açıkça belirtmiştir. Bu çerçevede, normal (olağan) dönemlerde bir hâkim ya da savcı hakkında meslekten çıkarma (veya meslekte kalmasının uygun olmadığına dair) karar verilebilmesi için disiplin soruşturması süreçlerinin işletilmesi, delillerin toplanması ve HSK Genel Kurulu’nun kararı gerekmektedir. İlgili kişi, 6087 sayılı Kanun’un 33. maddesi uyarınca HSK’dan yeniden inceleme talep edebilir; meslekten çıkarma kararları bakımından bu, iç idari itiraz mekanizması niteliğindedir. Anılan madde uyarınca yeniden inceleme başvurusu sonucunda karar kesinleşmektedir. Yukarıda belirtildiği üzere, bu kesinleşmiş meslekten çıkarma kararlarına karşı yargı yolu açıktır. Hâkimler ve savcılar hakkındaki meslekten çıkarma işlemlerine karşı açılacak iptal davalarının, özel bir düzenleme gereği ilk derece mahkemesi olarak doğrudan Danıştay’da görülmesi hükme bağlanmıştır. Bu düzenleme, olağanüstü hal döneminde çıkarılan 685 sayılı KHK ile de teyit edilmiştir: 685 sayılı KHK’nın 11. maddesinin 2. fıkrasında, 667 sayılı KHK’nın 3/1 maddesi uyarınca meslekten çıkarılanların kararın kesinleşmesinden itibaren 60 gün içinde Danıştay’a dava açabileceği ifade edilmiştir. Aynı KHK’nın geçici 1. maddesi ise, bu düzenlemenin geçmişte açılmış ve derdest olan davalara da uygulanacağını belirtmiştir. Böylece HSK kararlarına karşı açılan davaların tek elden Danıştay’da görülmesi ve farklı mahkemelerde açılmış davaların da Danıştay’a devri sağlanmıştır.

Olağanüstü hal dönemi uygulaması: 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü sonrasında 21 Temmuz 2016’da ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) kapsamında, kamu personeline ilişkin pek çok istisnai tedbir alınmıştır. 667 sayılı OHAL KHK’sı ve müteakip KHK’lar ile, başta yargı mensupları olmak üzere binlerce kamu görevlisi “millî güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen terör örgütleriyle veya yapılarla irtibatlı veya iltisaklı” oldukları gerekçesiyle kamu görevinden çıkarılmıştır. Özellikle 667 sayılı KHK’nın 3. maddesi, yargı mensuplarına ilişkin tedbirleri düzenlemiş; bu maddenin birinci fıkrasında, “FETÖ/PDY terör örgütüne mensubiyeti, iltisakı veya irtibatı olduğu değerlendirilen” kişilerin hiçbir işleme gerek kalmaksızın meslekten çıkarılacakları hükme bağlanmıştır. Söz konusu hüküm, daha sonra 6749 sayılı Kanun ile yasalaştırılmıştır. Bu süreçte, HSK (15 Temmuz 2016 itibarıyla adı HSYK idi) Genel Kurulu, darbe teşebbüsünün hemen ertesinde 24 Ağustos 2016 ve 29 Kasım 2016 tarihlerinde aldığı kararla 3,000’den fazla hâkim ve savcının FETÖ ile irtibat ve iltisaklarının sabit görüldüğünü belirterek meslekten çıkarılmalarına karar vermiştir. HSK’nın bu kararlarında her bir kişi için ayrıntılı bireysel gerekçe yazılmamış; daha ziyade ortak genel gerekçelere yer verilmiş ve haklarındaki değerlendirmelerin dayandığı kriterler toplu halde sıralanmıştır. Danıştay 5. Dairesi’nin aktardığı şekliyle, HSK kararı kapsamında dikkate alınan hususlar arasında, ilgili hâkim-savcıların mesleğe girişleri, meslek içi eğitim faaliyetleri, geçmiş atamaları ve görev yerleri, özel yetkili mahkemelerde veya idari pozisyonlarda görev alıp almadıkları, özlük dosyalarındaki bilgiler, sosyal medya paylaşımları, haklarında Kurul’a ulaşan şikâyet ve ihbarlar ile bu konulardaki soruşturma dosyaları, FETÖ ile bağlantılı soruşturma dosyalarında bu kişilerin aldıkları roller ve verdikleri kararlar, örgüt mensuplarının kullandığı kriptolu haberleşme programlarındaki kayıtlar (örn. ByLock verileri), Emniyet birimlerince düzenlenen raporlar, haklarında ceza soruşturması açılıp açılmadığı (gözaltı ve tutuklama kararları dâhil), itirafçı beyanları gibi son derece geniş bir bilgi/delil yelpazesi bulunmaktadır. HSK, tüm bu verileri birlikte değerlendirerek karar ekindeki listelerde isimleri yer alan yargı mensuplarının FETÖ/PDY ile iltisaklı ve irtibatlı olduğu kanaatine varmış ve anılan KHK hükmü gereğince meslekten çıkarılmalarına karar vermiştir.

Olağanüstü hal döneminde KHK ile ihraç edilen kamu görevlileri bakımından, OHAL sonrasında bir idari başvuru ve yargı yolu tesis edilmiştir. 685 sayılı KHK ile kurulan Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu, KHK listeleriyle kamu görevinden çıkarılanların dosyalarını inceleyerek iade veya ret kararı verebilmekte; Komisyon kararlarına karşı ise idari yargı yolu (ilk derece olarak Ankara İdare Mahkemesi ve devamında Danıştay) açık bulunmaktadır. Ancak yargı mensupları yönünden durum kısmen farklıdır: Zira yukarıda belirtildiği gibi, 667 sayılı KHK’nın 3. maddesi uyarınca yargı mensupları hakkında ihraç işlemini bizzat HSK gerçekleştirmiştir. Bu işlemlere karşı Olağanüstü Hal Komisyonu devreye girmemiş, doğrudan Danıştay’da davalar açılmıştır. Nitekim birçok hâkim ve savcı, meslekten çıkarma kararlarının iptali talebiyle 2016 sonlarından itibaren Danıştay 5. Dairesi’nde davalar açmıştır. Bu davalardan bir kısmı, usul eksiklikleri (dava dilekçelerinin gönderilme şekli vb.) nedeniyle ilk etapta reddedilmişse de, sonradan tüm dosyalar Danıştay nezdinde birleştirilerek esastan inceleme yapılmıştır. Danıştay 5. Dairesi, HSK kararlarını hem usul hem esastan değerlendirip önemli ilkeler ortaya koymuş; Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu (İDDK) da temyiz incelemesinde bu ilke ve kriterleri büyük ölçüde benimsemiştir. Aşağıda, Danıştay kararları ışığında, gerekçeli karar hakkı, iltisak/irtibat kavramları, beraat kararlarının etkisi ve ölçülülük yönlerinden durum tahlil edilecektir.

Gerekçeli Karar Hakkı: Anayasa ve AİHS Kapsamında

Anayasal ve yasal dayanak: Gerekçeli karar hakkı, adil yargılanma hakkının bir parçası olup hem Anayasa’da hem de kanunlarda güvence altına alınmıştır. Anayasa’nın 141. maddesi, mahkeme kararlarının gerekçeli olarak yazılmasını emretmektedir. Bu hüküm doğrudan yargı kararlarına ilişkin olsa da, idarenin tesis ettiği bireysel işlemlerde de en azından sonradan yargı denetimine imkân verecek şekilde gerekçenin bulunması, hukuk devleti ilkesinin bir gereği sayılabilir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 20. maddesi uyarınca, idare mahkemesi yargılamasında idare, dava konusu işlemin dayandığı tüm bilgi ve belgeleri mahkemeye sunmakla yükümlüdür. Dolayısıyla idari işlemin gerekçesi yargı aşamasında ortaya konulmak zorundadır. Nitekim AYM de kararlarında, idarenin işlem tesis ederken bireyselleştirme yapmamış olmasının, sonradan kurulan etkili idari ve yargısal denetim mekanizmaları ile telafi edilebileceğini kabul etmiştir. AYM’nin 22/9/2021 tarihli bir kararında (E:2018/75, K:2021/61) vurgulandığı üzere, olağanüstü dönemde çıkarılan KHK listeleriyle yapılan ihraçlarda başlangıçta kişiselleştirme sınırlı kalmışsa da, sonradan Komisyon ve yargı yoluyla her bir kişi yönünden durumun incelenmesi sağlanmış ve böylece savunma/gerekçe hakkının yerine getirilmesi amaçlanmıştır.

Yargı mensuplarının meslekten çıkarılma kararları özelinde bakıldığında, HSK’nın 24 Ağustos 2016 tarihli toplu meslekten çıkarma kararının gerekçesi olarak terör örgütünün yargı sistemi içine sızmasının adil yargılanma hakkına en büyük tehdit olduğu, örgütle bağı bulunan hâkim-savcıların yargıya güveni zedelediği belirtilmiştir. Ancak tek tek her bir yargı mensubu hakkında somut bulgular karar metninde ayrıntılı yer almamıştır. Kararda adı geçen tüm kişilere ilişkin ortak bir “genel gerekçe” yazıldığı; davacıların yeniden inceleme taleplerinin de aynı genel gerekçeyle reddedildiği görülmektedir. Bu durum, Danıştay’da açılan davalarda bir eleştiri konusu olmuştur: Birçok davacı, kararın kendileriyle ilgili somut ve kişisel gerekçeler içermediğini, hangi kriterin kendi aleyhlerine uygulandığını bilmediklerini, bunun da savunma haklarını ve adil yargılanma haklarını ihlal ettiğini ileri sürmüştür.

Danıştay’ın değerlendirmesi: Danıştay 5. Dairesi, bu eleştirileri değerlendirirken bir denge gözetmiştir. 2022 tarihli kararında Daire, öncelikle olağanüstü halin getirdiği zorlayıcı şartlar altında idarenin hızlı hareket etmek durumunda kaldığını, ancak bunun keyfilik anlamına gelmediğini belirtmiştir. AYM’nin de altını çizdiği gibi, OHAL yönetiminin amacı anayasal düzeni korumaktır ve bu süreçte temel haklara getirilen kısıtlamalar dahi durumun gerektirdiği ölçüde olmak zorundadır. Danıştay, HSK’nın toplu kararında tüm kişiler bakımından ortak bir gerekçe kullanılmasını, sürecin niteliği gereği başlangıçta genel bir tasarruf yapılması şeklinde yorumlamakla birlikte, nihai olarak yargısal incelemede her bir kişi yönünden detaylı değerlendirme yaparak bu eksiğin giderilebileceğini kabul etmiştir. Nitekim Danıştay, anılan kararında uzun bir hukuki değerlendirme kısmından sonra “kişiselleştirme ve delillerin değerlendirilmesi yolunda yargısal inceleme yapılması” safhasına geçerek, davacı hakkındaki mevcut tüm delilleri tek tek ele almıştır. Bu uygulama, idari işlemin gerekçesinin mahkeme tarafından tam olarak ortaya konulup denetlenmesini sağlamıştır.

AİHS ve AİHM boyutu: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi doğrudan gerekçeli karar hakkından bahsetmemekle birlikte, AİHM içtihatları bu hakkı adil yargılanma hakkının (AİHS m.6) önemli bir unsuru olarak görür. Mahkemeye erişim hakkı ve hakkaniyete uygun yargılama, kararların anlaşılır ve yeterli gerekçe içermesini gerektirir. AİHM, tarafların önemli iddialarına makul bir yanıt vermeyen veya neye dayanıldığı belirsiz olan mahkeme kararlarını Sözleşme’ye aykırı bulabilmektedir. İnceleme konumuz itibarıyla, meslekten çıkarma işleminin gerekçelendirilmesi aynı zamanda etkili başvuru hakkı (AİHS m.13) ile de bağlantılıdır; zira kişinin aleyhindeki iddiaları bilmeden ve dayanakları görmeden, o işleme karşı etkili bir şekilde itiraz etmesi mümkün olmaz. AİHM içtihatları, disipliner veya idari bir işlemin gerekçesiz olmasının, özellikle o işlem kişinin kariyerini ve itibarını ciddi şekilde etkiliyorsa, Sözleşme’nin 6. veya 8. maddeleri kapsamında bir ihlale yol açabileceğine işaret etmektedir. Örneğin, AİHM, bir yargıcın herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin görevine son verilmesini, kişinin mesleki itibarını zedeleyerek özel hayatına müdahale teşkil edebileceğini belirtmiştir (Bkz. Oleksandr Volkov/Ukrayna kararı, 2013). Benzer şekilde Baka/Macaristan kararında, mahkeme başkanlığı görevinden kanuni dayanak olmaksızın ve gerekçesiz olarak uzaklaştırılan başvurucunun mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verilmiştir. Bu örnekler, yargı mensupları hakkında alınan kararların şeffaf ve hukuken denetlenebilir olmasının önemini vurgular.

Somut olayda Türkiye’de HSK tarafından verilen meslekten çıkarma kararları, ilk anda kişiselleştirilmiş gerekçeler içermese de, başvurucuların Danıştay’a erişimi mümkün kılınmış ve Danıştay’ın ayrıntılı kararlarıyla bu gerekçeler sonradan tartışılmıştır. Eminağaoğlu/Türkiye davasında AİHM, 2010 reformu sonrası yalnızca meslekten çıkarma cezalarına karşı yargı yolunun açılmış olmasını, diğer disiplin cezalarının ise yargı denetimi dışında kalmasını eleştirmiş; bu ayrım nedeniyle başvurucunun (disiplin cezası alan bir savcının) adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine hükmetmiştir. Bu karar, her ne kadar meslekten çıkarma dışındaki yaptırımlara ilişkindir, ancak genel olarak hâkimlik teminatının güçlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Sonuç itibarıyla, bir yargı mensubu hakkında meslekten çıkarma gibi ağır bir karar alındığında, bunun sağlam ve bireyselleştirilmiş gerekçelere dayandırılması şarttır. Aksi takdirde, gerek Anayasa’nın 36. maddesi kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma ilkesi, gerek AİHS m.6 ve m.13 kapsamındaki güvenceler zedelenmiş olur. Danıştay ve İDDK’nın son yıllardaki kararları, bu gerekliliği yerine getirme çabası olarak değerlendirilebilir: HSK’nın getirmediği gerekçeyi, yargı organı kendisi ortaya koymakta ve denetime tâbi tutmaktadır.

“İltisak” ve “İrtibat” Kriterlerinin Yorumlanması

Kavramların ortaya çıkışı: “İltisak” (Arapça kökenli, “bitişme, birleşme” anlamında) ve “irtibat” (“bağlantı, ilişki” anlamında) kavramları, Türk hukuk mevzuatında 2016 OHAL KHK’ları ile birlikte kullanım alanı bulmuştur. 667 sayılı KHK başta olmak üzere, terör örgütleriyle veya millî güvenliğe tehdit oluşturan yapılarla üyelik veya mensubiyet dışında kalan fakat onlarla bir şekilde ilişkili olma hâllerini tanımlamak için irtibat/iltisak tabirleri tercih edilmiştir. Ceza hukukunda karşılığı tam olmayan bu kavramlar, ceza sorumluluğundan ziyade idari ve disipliner tasarruflara dayanak teşkil eden bir ölçüt olarak ortaya çıkmıştır. Nitekim 667 sayılı KHK’nın yargı mensuplarıyla ilgili 3. maddesinde, kişinin “üyeliği, mensubiyeti, iltisakı veya irtibatı olduğu değerlendirilen (kişi)” denilerek, örgüt bağlantısının değişik düzeyleri hep birlikte sayılmıştır. Bu düzenleme, terör örgütüyle bağ derecesine bakılmaksızın, herhangi bir düzeyde bağlantısı olduğu düşünülen hâkim ve savcıların meslekten çıkarılabileceğini ifade etmektedir. Ancak bu durum, daha sonra hem AYM’nin hem de Danıştay’ın üzerinde durduğu bazı sorunlar doğurmuştur: “Üyelik/mensubiyet” ceza hukuku anlamında suç teşkil eder ve mahkeme kararı ile saptanması gerekirken; “iltisak/irtibat” ise cezai değil idari bir ölçüt olarak belirsiz bir alan yaratmaktadır.

AYM’nin üyelik kavramına yaklaşımı: Konuya açıklık getiren kritik kararlardan biri, AYM’nin 22/09/2021 tarih ve E:2018/75, K:2021/61 sayılı kararında görülmektedir. Bu karar, 667 sayılı KHK’nın kanunlaşan halindeki (7080 sayılı Kanun) “üyelik, mensubiyet, iltisak veya irtibat” ibarelerinin Anayasa’ya uygunluğunu değerlendirmiştir. AYM, öncelikle Anayasa’nın 15. maddesindeki OHAL rejimi kurallarına atıfla, masumiyet karinesinin olağanüstü hallerde dahi askıya alınamayacağını vurgulamıştır. Bu kapsamda, hakkında kesin mahkûmiyet kararı olmayan kişilerin suçlu olarak damgalanmasına yol açabilecek ifadelerin kullanılması, OHAL şartlarında bile 15. maddenin 2. fıkrası gereği yasaktır. AYM, 7080 sayılı Kanun hükmünü incelerken, listeyle ihraç edilen kişilerin her biri için ayrı ayrı “üyelik, mensubiyet, iltisak veya irtibat” nedenlerinin belirtilmediğini, dolayısıyla herkes bakımından en azından irtibat/iltisak kıstasının esas alındığını tespit etmiştir. Ayrıca AYM’ye göre, bir kişinin örgüt üyesi veya mensubu olması, zaten o örgütle irtibatlı/iltisaklı olmasını da içerir; dolayısıyla bir anlamda üyelik hali, iltisak halini de kapsayan ağır bir durumdur. Bu nedenle AYM, Kanun’daki “üyelik ve mensubiyet” ibaresini iptal etmiş; ancak bu iptalin pratikte bir belirsizlik yaratmadığını ifade etmiştir, zira “üyelik” kriterinin kalkmasıyla dahi ilgili listelerde adı olan herkes için irtibat veya iltisak gerekçesi zaten geçerli kabul edilmektedir. AYM, üyelik/mensubiyet kavramlarının cezai sorumluluk gerektirdiğini ve mahkeme kararıyla tespit edilmesi gerektiğini, bunların idari işlem gerekçesi yapılmasının masumiyet karinesiyle bağdaşmayacağını açıkça belirtmiştir. Sonuç olarak AYM kararının ortaya koyduğu hukuki çerçeve şudur: Bir kamu görevinden çıkarma işlemi “örgüt üyeliği” suçlamasına dayanıyorsa ve ortada mahkûmiyet yoksa, bu masumiyet karinesini ihlal eder; bu nedenle işlemin “üyelik” gerekçesine dayandırılması hukukî isabet taşımayacaktır. Ancak işlemin gerekçesinde üyelik dışında “iltisak/irtibat” da yer alıyorsa, üyelik yönü göz ardı edilip diğer gerekçeler üzerinden değerlendirmeye devam edilebilir. Nitekim Danıştay 5. Dairesi de önüne gelen davalarda tam olarak bunu yapmıştır: HSK kararlarında her ne kadar “mensubiyet” ibaresi geçse de, mahkûmiyet olmadığı için bu ibareyi esas almamış; incelemeyi irtibat ve iltisak olgusu üzerinden yürütmüştür.

İltisak ve irtibatın tanımı: İltisak kavramının hukuki anlamı öğretide ve yargı kararlarında tartışılmıştır. AYM, 14/11/2019 tarihli bir kararında (E:2018/89, K:2019/84) kelime anlamlarına değinerek “iltisaklı” kelimesinin “kavuşan, bitişen, birleşen” anlamına; “irtibatlı” kelimesinin ise “bağlantılı” anlamına geldiğini belirtmiştir. AYM, bu kavramların genel nitelikte olduğunu ancak tamamen belirsiz sayılamayacağını, somut durum ve şartlara göre yargı içtihatlarıyla doldurulup sınırlarının çizilebileceğini ifade etmiştir. Gerçekten de, Danıştay içtihadı yıllar içinde bu kavramların içini doldurmaya çalışmıştır.

Danıştay 5. Dairesi’nin çeşitli kararlarında ortaya koyduğu ölçütler, iltisak ve irtibatın ceza hukuku anlamındaki üyelik kavramından farkını ve içeriğini açıklığa kavuşturur niteliktedir. 5. Dairenin 2022 tarihli kararından özetleyecek olursak: İltisak/irtibat, bir kişinin terör örgütüyle daha düşük yoğunluklu ve atipik bir bağını ifade eder; kişinin örgütle irtibat veya iltisak içinde olduğundan söz etmek için, o kişinin örgütün amaçlarının gerçekleştirilmesi doğrultusunda –örgütten gelen talimatlarla veya kendi inisiyatifiyle– bazı davranışlar sergilemiş olması, bu davranışlar neticesinde örgüte veya kendisine menfaat sağlamış olması ya da örgütle amaç birliği veya sosyal birliktelik görüntüsü içinde bulunması yeterli görülebilir. Başka bir ifadeyle, örgüte üye olmasa bile, örgütün çıkarlarına hizmet eden veya örgütün üyeleriyle aynı platformlarda hareket eden, onlarla gönüllü bağ kuran kişiler iltisaklı/irtibatlı sayılabilir. Danıştay 5. Dairesi özellikle yargı mensupları bakımından şu kritere vurgu yapmıştır: Eğer bir hâkim ya da savcı, yetki ve nüfuzunu kullanarak örgütün amaçlarını gerçekleştirmeye veya örgüt talimatları doğrultusunda kendine veya başkalarına fayda sağlamaya yönelik işlemler yapmışsa, bu durumda demokratik anayasal düzene sadakat yükümlülüğünü ihlal etmiş sayılır; dolayısıyla örgüt ile irtibat ve iltisakı bulunduğu sonucuna varılabilir. Örneğin, FETÖ/PDY mensuplarının yargı içerisindeki stratejilerinden biri, kritik soruşturma ve davalarda kendi amaçları lehine kararlar alacak yargı mensuplarını konumlandırmak idi. Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulu da 2017/370 sayılı kararında FETÖ’yü “devletin tüm bileşenlerini kontrol altına alıp kendi ideolojisi doğrultusunda toplumsal dönüşümü hedefleyen, bu amaçla askeriye, mülkiye, yargı ve diğer kritik kurumları ele geçirmek için engel gördüğü personeli sistem dışına itip kendi elemanlarını yerleştiren” bir örgüt olarak tanımlamıştır. Bu bağlamda, bir hâkimin örgüt mensuplarınca yürütülen kumpas davalarında görev alarak masum insanları mahkûm etmesi ya da örgütün istediği kişileri koruyup rakiplerini cezalandırması gibi fiiller, kuşkusuz onun örgütle iltisakını gösterir. Yine, bir savcının örgütün talimatıyla hareket ederek önemli soruşturmalara müdahale etmesi veya takipsizlik vermesi de benzer biçimde değerlendirilebilir. Bunun yanı sıra, örgüt toplantılarına/devrelerine düzenli katılım, örgüt yöneticileriyle yoğun sosyal ilişki, finansal destek sağlama (örn. örgütle bağlantılı kurumlara bağış, Bank Asya hesap hareketleri), kriptolu haberleşme programlarını kullanma gibi kriterler de sıkça uygulanan iltisak göstergeleridir. Danıştay 5. Dairesi kararında, bu kavramları soyut bir şekilde tanımladıktan sonra her bir davacı yönünden eldeki delilleri bu ölçütlere göre tartmıştır.

Delillerin bireyselleştirilmesi: Danıştay 5. Dairesi, meslekten çıkarılan yargı mensuplarıyla ilgili davalarda önemli bir usuli yol izlemiştir. Dosyalardaki tüm bilgi ve belgeler ışığında, her bir davacıya yöneltilen tespitleri ara kararlar marifetiyle HSK’dan da talep ederek netleştirmiştir. Örneğin bir kararda, davacının ByLock kullanıcısı olup olmadığı, ankesörlü telefon soruşturmasında adının geçip geçmediği, hakkında ceza kovuşturması açılıp açılmadığı gibi hususlarda ilgili kurumlardan bilgi istenmiştir. Ayrıca dijital materyal incelemeleri, tanık ifadeleri vb. deliller de değerlendirmeye alınmıştır. Böylelikle “iltisak” olgusunun gerçekten mevcut olup olmadığı yargısal denetime tabi tutulmuştur. Burada ispat standardı konusu önem kazanmaktadır: Ceza yargılamasında “şüpheye yer bırakmayacak kesinlikte ispat” aranırken, idari ve disipliner işlemlerde bu kadar yüksek bir standart aranmaz; mevcut bulguların makul bir kanaat oluşturması yeterli görülür. Danıştay kararlarında da bu husus ima edilmiştir: İltisak/irtibat tespiti, bir ceza mahkûmiyeti kadar kesin delillere dayanmasa dahi, ortaya çıkan tablo bir kanaat uyandırıyorsa hukuken işlem tesis edilebilir. Ancak böylesi durumlarda söz konusu kanaatin tutarlı, mantıklı ve hukuka uygun şekilde gerekçelendirilmesi şarttır. Aksi halde keyfî uygulamaların önü açılabilir ki bu da hukuk devleti ilkesine aykırı olur.

Doktrindeki görüşler: Öğretide, “iltisak” kavramının muğlaklığı ve sınırlarının belirsizliği sıkça eleştirilmiştir. Ceza hukukçuları, suç örgütü üyeliği tanımına girmeyen bir ilişkiden ötürü kişilerin mesleğinden ihraç edilmesinin suç ve cezada kanunilik ilkesiyle bağdaşmadığını savunmaktadır. Prof. İzzet Özgenç gibi yazarlar, irtibat/iltisak ölçütlerinin net tanımlarının yapılmamış olmasını, idarenin geniş takdir yetkisine yol açan ve masum insanları da süpürme riski taşıyan tehlikeli bir durum olarak nitelemiştir. Diğer yandan, özellikle 15 Temmuz sonrasında devlet kademelerine yayılmış örgütsel yapılanmanın temizlenebilmesi için bu ölçütlere mecbur kalındığını ileri süren görüşler de vardır. Bu görüşlere göre, “kriz anlarında hukuk, kendini korumak için esneyebilir”; önemli olan daha sonra normalleşme sağlandığında mağduriyetlerin telafi edilmesidir. Nitekim 2023 itibarıyla OHAL Komisyonu kararıyla veya mahkeme kararlarıyla az sayıda da olsa iade edilen kamu görevlileri bulunmaktadır. Yine de, “iltisak” gibi kavramların hukuk sistemine girmesi, geleceğe dönük endişeler yaratmıştır: Bu kavramların darbe dönemi sonrasında da kalıcılaştığı, hatta çeşitli yasal düzenlemelerle örneğin avukatlık, noterlik, arabuluculuk gibi mesleklere kabulde veya kamu görevine girişte sürekli engel olarak kullanılabildiği görülmektedir. Bu yüzden doktrinde, terörle mücadele gerekçesiyle getirilen bu ölçütlerin istisnai tutulması ve mümkün olduğunca objektif kriterlere bağlanması gerektiği vurgulanmaktadır.

Beraat Kararlarının İdari İşlemlere Etkisi

Sorunun mahiyeti: Bir kamu görevlisi hakkında ceza soruşturması açılmış, hatta dava görülmüş ancak sonunda beraat kararı verilmiş olabilir. Bu kişi aynı zamanda disiplinen veya idari kararla meslekten çıkarılmış ise, ceza mahkemesindeki beraat hükmünün idari işleme etkisi ne olacaktır? Bu soru, özellikle FETÖ ilişkisiyle suçlanan yargı mensupları bakımından yakıcı şekilde gündeme gelmiştir. Bir kısım hâkim ve savcı, FETÖ üyeliği suçlamasıyla tutuklanmış ancak yargılama sonunda delil yetersizliğinden beraat etmiştir. Buna karşın idari olarak görevlerine iade edilmemiş, meslekten çıkarma kararı devam etmiştir. Bu durum, masumiyet karinesi (Anayasa m.38/4; AİHS m.6/2) ışığında ciddi hukuki tartışmalara yol açmıştır.

Danıştay 5. Dairesi’nin yaklaşımı: Danıştay, ilk kararlarında beraatın otomatik bir etkisi olmadığı yönünde görüş belirtmiştir. Nitekim Danıştay 5. Dairesi’nin 2019 tarihli bir karar özeti şu şekildedir: “Davacının FETÖ/PDY terör örgütü üyeliği suçundan beraat etmiş olmasının, FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibatının bulunup bulunmadığı yönünden farklı bir değerlendirme yapılmasına hukuki engel oluşturmayacağı gibi, … meslekten çıkarılmasına ilişkin işleme karşı açılan davada yapılacak yargılamada beraat kararının bağlayıcılığı da bulunmamaktadır”. Bu ifadeden açıkça anlaşılacağı üzere Danıştay, ceza mahkemesinin beraat kararını idari yargı açısından ne kesin delil ne de bağlayıcı bir olgu olarak görmemiştir. Yukarıda tartışıldığı gibi, Danıştay’a göre ceza davasında mahkûmiyet için yeterli delil bulunmaması (beraat) idari planda kişinin örgütle iltisakının olmadığı anlamına gelmez; zira idari işlemler farklı (daha düşük) bir ispat eşiğine dayanabilir. Danıştay 5. Dairesi, beraat etmiş bir Yargıtay tetkik hâkimine ilişkin kararında, beraat ilamının sadece ceza sorumluluğuna dair olduğuna, oysa meslekten çıkarma işleminin bir “göreve son verme” tedbiri olup idari takdire dayandığına vurgu yapmıştır. Bu bakımdan ceza yargılamasındaki sonuç, disiplin/idari işlemi kendiliğinden hükümsüz kılmaz. Danıştay’ın aynı kararında, “beraat etmiş olmak, iltisak bulunmadığının hukuken garanti belgesi değildir” yönünde bir değerlendirme de mevcuttur.

Masumiyet karinesi ve AYM’nin görüşü: Bununla birlikte, bu alandaki tartışma bitmiş değildir. Masumiyet karinesi, Anayasa m.38 ve AİHS m.6/2’de düzenlenen, yalnız ceza yargılamasında değil, beraat etmiş bireyin diğer işlemlerinde de gözetilmesi gereken temel bir ilkedir. Özellikle bir idari karar, beraat etmiş kişiyi dolaylı yoldan “suçlu muamelesi” yapmaya devam ediyorsa, bu karine ihlal edilmiş sayılabilir. Nitekim Anayasa Mahkemesi, 2020 yılında verdiği önemli bir bireysel başvuru kararında (Hüseyin Sezer, B. No:2016/13566, 2/7/2020) tam da bu noktaya temas etmiştir. Başvurucu, zabıt kâtibi olarak görevden çıkarılmış; hakkında açılan ceza davasında gizli kalması gereken bilgileri sızdırma suçundan yargılanmış ve beraat etmiştir. Ancak idare mahkemesi, disiplin cezasının hukuka uygun olduğunu belirterek davayı reddetmiştir. AYM, bu durumda idare mahkemesinin beraat kararını hiç dikkate almadan disiplin yaptırımını onamasını masumiyet karinesinin ihlâli saymıştır. Kararda, Anayasa’nın 36. maddesi (adil yargılanma hakkı) ve 38/4 maddesinin (masumiyet karinesi) ihlal edildiğine hükmedilmiştir. AYM gerekçesinde, ceza davasında aklanmış bir kişinin aynı fiil nedeniyle disiplinen cezalandırılmaya devam edilmesinin, yetkili mercilerin o kişiyi zımnen suçlu saymaya devam ettiğini gösterdiğini belirtmiştir. AYM’ye göre böyle bir durum, bireyin beraatle elde ettiği hukuki statüyü anlamsız kılar ve masumiyet karinesini zedeler.

AYM’nin bu yaklaşımı, FETÖ iltisakı iddiasıyla ihraç edilenler bakımından da emsal teşkil edebilecek niteliktedir. Eğer bir hâkim, FETÖ üyeliğinden yargılanmış ve beraat etmişse, idarenin onu “FETÖ mensubu” olarak meslekten ihraç etmesi açıkça masumiyet karinesine aykırı olacaktır. Zira ortada kesinleşmiş beraat hükmü varken, idarenin suç isnadında ısrar etmesi düşünülemez. Öte yandan, idare burada *“suç isnadı” yerine “iltisak” kavramını kullanmaktadır. İnce bir ayrım olarak, idare “sen suç işledin” dememekte, “senin örgütle bağın var” demektedir. Bu, klasik anlamda bir ceza isnadı olmamakla beraber, esasen aynı olgusal zemine dayandığından sonuçları itibarıyla bireyi toplum nezdinde suçlu ile özdeş bir konuma itebilir. Dolayısıyla masumiyet karinesinin koruma alanı bakımından bir tartışma ortaya çıkmaktadır. AİHM içtihatlarına göre, bir kişi beraat ettikten sonra yetkili makamların karar ve açıklamalarında o kişiyi iması dahi olsa suçlu göstermesi, AİHS m.6/2’yi ihlal eder (örneğin Sekanina/Avusturya, 1993; O.~J./Norveç, 2019 gibi kararlar). Bu prensip, disiplin kararlarına da uygulanabilir.

Danıştay kararlarının dili incelendiğinde, beraat eden kişiler hakkında bile “örgüt ile iltisak ve irtibatın sabit görülmesi” gibi ifadeler kullanıldığı göze çarpmaktadır. Bu ifadeler, aslında ceza mahkemesinin “suç sabit değildir” yönündeki bulgusuyla çelişki arz etmektedir. Danıştay 5. Dairesi bu çelişkiyi, yukarıda değinildiği üzere farklı kavramsal çerçeve ile aşmaya çalışmıştır: Suçun sabit olmaması, iltisak olmadığı anlamına gelmez. Ancak AYM’nin Sezer kararından sonra idari yargının bu tavrı gözden geçirmesi gerekebilir. Zira beraat kararının içeriği çok net ise –örneğin kişi suç isnadına konu fiili hiç yapmadığı için beraat etmişse– idarenin hâlâ o fiili kişinin aleyhine değerlendirmesi hukuka aykırı olacaktır. Masumiyet karinesi, sadece ceza mahkemelerinde değil, devletin tüm organlarında geçerli olan bir ilkedir.

Danıştay İDDK kararı: Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu da yakın tarihli bir kararında (2023/703 K.) bu hususu ele almıştır. Meslekten ihraç edilen bir hâkim, ceza davasında beraat etmişti; Danıştay 5. Dairesi, ilk derece sıfatıyla davayı reddetmiş, konu temyizen İDDK’ya gelmişti. İDDK, 5. Dairenin kararını onarken, beraat kararının tek başına idari davayı kazanmaya yeter olmadığını; ancak davacının durumunun bütünsel değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Eldeki bilgilerin, davacının söz konusu örgütle bağını ortaya koymaya yeter nitelikte olduğunu, beraat kararının bu idari değerlendirmeyi boşa çıkarmadığını ifade etmiştir. Bununla birlikte, İDDK kararında masumiyet karinesine doğrudan atıf yapılmamış; daha ziyade “idari işlemin gerekçe ve delilleri beraat kararına rağmen ikna edicidir” şeklinde bir yaklaşım sergilenmiştir. Bu da Danıştay’ın çizgisini koruduğunu göstermektedir.

Özetle, beraat kararlarının etkisi konusunda Türk hukukunda belli bir gerilim söz konusudur. Bir yanda Danıştay’ın, idari özerklik ve farklı ispat standardı gerekçesiyle beraatı belirleyici saymayan içtihadı; diğer yanda AYM’nin ve AİHM’nin, beraat sonrası suçluluğu ima eden işlemlerin masumiyet karinesine aykırı olduğunu vurgulayan perspektifi vardır. Bu iki yaklaşımın uyumlaştırılması için şu söylenebilir: İdare veya idari yargı, beraat eden bir kişi hakkında işlem tesis eder veya karar verirse, bunu ceza davasındaki fiili aynen sabit kabul ederek yapmamalıdır. Eğer beraat kararı, “suç işlediğine dair yeter delil yok” mealindeyse, idare en azından yeni deliller veya farklı olgular ortaya koymalıdır ki karine zedelenmesin. Aksi halde, aynı fiil nedeniyle çifte değerlendirme ortaya çıkar ki bu, masumiyet karinesinin ruhuna aykırıdır.

Nihayetinde, yakın gelecekte AYM veya AİHM önüne gelen benzer bireysel başvurularda, ihraç kararlarıyla beraat kararları arasındaki ilişki daha net çizgilerle belirtilecektir. Özellikle AİHM’in Türkiye’de OHAL Komisyonu sürecini tamamlayıp gelen dosyalarda masumiyet karinesini incelemesi beklenmektedir. Bu bağlamda, Eylül 2023’te açıklanan Yüksel Yalçınkaya/Türkiye Büyük Daire kararı da önem arz etmektedir. Her ne kadar Yalçınkaya kararı, ByLock deliline dayalı ceza mahkûmiyetini merkeze alsa da, AİHM’in ByLock kullanımı gibi tek bir ölçüte dayanarak kişileri terör örgütü üyeliğinden mahkûm etmenin AİHS m.6 ve m.7’ye aykırı olabileceğine hükmettiği görülmektedir. Bu yaklaşım, disiplin işlemlerine de ışık tutabilir: Sırf telefonda ByLock bulunması veya bankada hesabı olması gibi tek kriterle insanların mesleğinden edilmesi de ileride ölçüsüz ve adil yargılanma hakkına aykırı bulunabilir. Dolayısıyla, beraat etmiş veya hiç ceza almamış kişilerin “iltisak” gibi muğlak gerekçelerle kamu görevinden çıkarılması, uluslararası insan hakları standartlarıyla çatışma riski taşır.

Ölçülülük İlkesi Açısından İnceleme

Yaptırımın ağırlığı: Meslekten çıkarma, kamu görevinden ömür boyu men edilme sonucunu doğuran ve kişi açısından son derece ağır sonuçlar doğuran bir işlemdir. Kişi sadece mevcut görevini kaybetmekle kalmaz; genellikle başka bir kamu kurumunda istihdam edilme şansını da yitirir, sosyal haklar bakımından mahrumiyet yaşar ve toplum nezdinde de bir damgalanma ile karşılaşır. Bu nedenle, meslekten ihraç işlemleri ölçülülük ilkesi yönünden titizlikle değerlendirilmelidir. Ölçülülük ilkesi, Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen “demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olmama” kriteri ile ve OHAL durumunda Anayasa’nın 15. maddesindeki “durumun gerektirdiği ölçüde” şartıyla güvence altına alınmıştır. Her idari yaptırım veya hak sınırlaması, ulaşılmak istenen amaçla orantılı olmalı; zorunlu olmadıkça daha hafif yöntemler varken daha ağırına başvurulmamalıdır.

Yargı mensuplarının ihraçlarında amaç ve zorunluluk: Olağanüstü hal döneminde yargı mensuplarının topluca meslekten çıkarılması kararı alınırken devletin güttüğü meşru amaç açıktır: Yargı teşkilatını, hukuka aykırı şekilde örgütlenen ve yargı bağımsızlığını tehdit eden bir yapının mensuplarından temizlemek, böylece adil yargılanma hakkını ve yargıya olan güveni korumak. Bu amaç şüphesiz son derece önemlidir ve meşrudur. AİHM de “yargının otoritesini ve tarafsızlığını koruma” amacını meşru kabul etmekte, hâkim ve savcıların bu amaç doğrultusunda yüksek etik standartlara tâbi tutulabileceğini belirtmektedir. Eminağaoğlu/Türkiye kararında AİHM, hâkimlere uygulanan disiplin tedbirlerinin yargının saygınlığını ve tarafsızlığını sağlama hedefinden kaynaklandığını, bunun da Sözleşme bakımından meşru bir amaç olduğunu vurgulamıştır. Dolayısıyla, FETÖ gibi bir yapılanmanın yargıdan arındırılması amacının meşruiyeti tartışma konusu değildir.

Bununla birlikte, ölçülülük bu meşru amaca ulaşırken kullanılan aracın gereklilik ve orantılılık durumunu sorgular. Acaba tüm hâkim-savcıları tek kalemde meslekten ihraç etmek “durumun gerektirdiği” ölçüde miydi? Yargı mensuplarına dair daha hafif tedbirler (örneğin belli bir süreliğine görevden uzaklaştırma, sıkı denetim altında tutma, başka görevlere çekme vs.) uygulamak mümkün değil miydi? Bu sorular, OHAL’in sıcak günlerinde belki pratik olmayan öneriler olarak görülse de, aradan zaman geçtikten sonra her bir dosya için ayrı ayrı sorulmaya başlanmıştır. Nitekim Danıştay 5. Dairesi’nin kararlarına yansıyan bir değerlendirme, her ne kadar disiplin hukukuna dair klasik ölçülülük tartışmasını doğrudan dillendirmese de, “yaptırımın ağırlığı göz önüne alınarak, delillerin ve kanaatin titizlikle değerlendirilmesi gerektiği” yönündedir. Bir Danıştay kararında, davacı hakkındaki iddiaların sübut bulmadığı veya fiilin göreviyle ilgisinin zayıf kaldığı durumlarda meslekten çıkarma gibi en ağır cezanın “orantısız” olacağı ifade edilmiştir. Bu tür ifadeler, ölçülülük ilkesinin Danıştay nezdinde de göz ardı edilmediğini göstermektedir.

Ölçülülük ilkesi ve AİHM/AYM denetimi: Ölçülülük ilkesi, AİHM içtihatlarında sıkça uygulanır. Örneğin, AİHM bir öğretmenin siyasi bir partiye üyeliği nedeniyle meslekten çıkarılmasını incelerken (Vogt/Almanya davası), bu yaptırımın ifade özgürlüğüne ölçüsüz bir müdahale olduğunu saptamıştır. Bizim konumuza yakın olarak, AİHM’nin daha önce bazı Türk yargı mensuplarına ilişkin kararlarında da orantılılık değerlendirmesi görülmektedir. Kayasu/Türkiye davasında (bir savcının, 1980 darbesiyle ilgili generaller hakkında soruşturma açmaya çalıştığı için cezalandırılması olayı), AİHM savcının mahkûm edilmesini demokratik toplumda gerekli görmemiş ve ifade özgürlüğü ihlali bulmuştur; fakat Kayasu örneğinde savcı meslekten çıkarılmamış, hapis cezası almıştır. Baka/Macaristan kararında ise bir Yüksek Mahkeme Başkanı, hükümeti eleştirdiği için görev süresi dolmadan kanunla emekliye sevk edilmiştir; AİHM bu adımı hem madde 6 (mahkemeye erişim) hem madde 10 (ifade özgürlüğü) bakımından ölçüsüz bulmuştur. Bu örnekler, yargı mensuplarına uygulanan işlemlerin de insan hakları denetimine tabi olduğunu ve kamusal çıkar ile bireysel haklar arasında adil denge kurulması gerektiğini ortaya koyar.

Meslekten çıkarma işlemlerinin sürekliliği de ölçülülük tartışmasında önemlidir. Bir kez ihraç edilen kişi, genellikle bir daha kamu hizmetinde çalışamamaktadır. OHAL KHK’larında getirilen düzenlemelerle, ihraç edilenlerin pasaportları iptal edilmiş, özel güvenlik belgesi dahi alamayacakları hüküm altına alınmıştır. Böyle bakıldığında, ihraç fiilen sivil ölüme yakın bir durum yaratmıştır. Bu denli ağır bir yaptırımın, ancak “en son çare” olarak ve en somut delillerle desteklenerek uygulanması beklenir. Oysa ilk OHAL döneminde bu yaptırımlar en başta ve toptan uygulanmıştır. AYM, bu nedenle yukarıda bahsedilen 22/9/2021 tarihli kararında, OHAL döneminde böyle istisnai yöntemlere başvurulduğunu ancak daha sonra bireyselleştirme mekanizmalarının işletildiğini belirtmiştir. Bu, ölçülülük bakımından gecikmeli de olsa bir telafi girişimidir. Yani, başlangıçta çok geniş bir ağ atılmış, sonra ince elenip sık dokunarak hata yapılmışsa düzeltmeye çalışılmıştır. Bu çabanın ne kadar başarılı olduğu ayrı bir tartışma konusudur; zira binlerce kişi arasından ancak az bir kısmı görevine iade edilmiş, çoğu için ret kararı verilmiştir.

Neticede, ölçülülük ilkesi bize şunu söyler: Yargı mensuplarının meslekten çıkarılması, demokratik bir hukuk devletinde ancak gerçekten yargı bağımsızlığını korumak için kaçınılmaz olduğu hallerde uygulanmalı; kişi hakkında daha hafif tedbirlerle aynı amaca ulaşılamıyorsa gündeme gelmelidir. FETÖ/PDY bağlamında, örgütün yapısı gereği mensuplarının kripto ve takiyeci olduğu, dolayısıyla yargıda kalmaya devam etmelerinin her an tehlike yaratacağı düşünüldüğünden, ihraçların zorunlu olduğu savunulmuştur. Ancak bu savunma, her bir kişi bakımından geçerli olmayabilir; örneğin sadece Bank Asya’da hesabı var diye veya bir akrabası örgütle ilişkili diye ihraç edilen bir yargı mensubu varsa, bu durum ölçüsüz kabul edilmelidir. Danıştay’ın bazı kararlarında, somut deliller bulunmadan salt soyut kanaatlerle ihraç yapılmasının hukuka uygun olmadığı yönünde değerlendirmeler mevcuttur. Doktrinde de bu husus vurgulanmıştır: Terörle mücadele edilmesi elzemdir fakat bu yapılırken “suçların şahsiliği” ve “kusur ilkesine” sadık kalınmalıdır; kolektif yaklaşımlarla ya da zayıf emarelerle insanların hayatını karartmak, hukuk devletinde kabul edilemez.

Sonuç

Yargı mensuplarının meslekten çıkarılması kararları, özellikle 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü sonrasında Türkiye’de yoğun biçimde uygulanan ve tartışılan bir konu olmuştur. Bu kararlar, bir yandan devletin kendini ve yargı erkinin bağımsızlığını koruma refleksini yansıtırken, diğer yandan bireysel hak ve güvenceler açısından ciddi soru işaretleri doğurmuştur. İncelememiz göstermektedir ki:

  • Gerekçeli karar hakkı, bu süreçte en çok tartışılan hususlardan biridir. HSK’nın toplu ihraç kararları başlangıçta yeterli bireysel gerekçe içermemekle eleştirilmiş; ancak Danıştay, yargısal denetim aşamasında bu eksikliği gidermeye çalışarak her bir dosya özelinde gerekçelendirme yapmıştır. Yine de ideal olan, idari işlemin ilk andan itibaren ilgiliye isnat edilen somut fiilleri ve delilleri belirtmesidir. Aksi durumda, savunma hakkı ve adil yargılama ilkesi zedelenebilir.
  • İrtibat ve iltisak kriterleri, Türk hukukunda ceza yargılaması ile disiplin/idare hukuku arasındaki çizgiyi belirginleştiren yeni kavramlar olarak karşımıza çıkmıştır. Danıştay içtihatları, bu kavramların terör örgütü üyeliğine kıyasla daha hafif bağlantıları ifade ettiğini ve hukuken kabul edilebilir sayıldığını ortaya koymaktadır. Ne var ki, bu kavramların muğlak doğası, hukuk güvenliği bakımından sıkıntılıdır. AYM, en azından “üyelik/mensubiyet” kısmını ayıklayarak masumiyet karinesine dikkat çekmiştir. Gelgelelim, “iltisak” kavramının uygulanması pratiğinde yine de masumiyet karinesini dolanma riski vardır. Bu nedenle mahkemeler her somut dosyada, iltisak olgusunu destekleyen olguların gerçekten o kişinin kasıtlı ve bilinçli eylemlerine dayanıp dayanmadığını titizlikle incelemelidir.
  • Beraat kararlarının etkisi konusunda Danıştay ile AYM arasında belirli bir yaklaşım farkı göze çarpmaktadır. Danıştay, beraatı disiplin yönünden belirleyici görmezken; AYM, beraatın göz ardı edilmesini masumiyet karinesine aykırı bulmaktadır. Bu ikilem, aslında disiplin hukukunun özerkliği prensibinden kaynaklanmaktadır. Çözüm yolu, disiplin süreçlerinde ceza davasından bağımsız deliller ve değerlendirmeler ortaya konulması; eğer böyle bir şey yoksa beraat kararına saygı gösterilmesidir. Aksi takdirde hukuk düzeni kendi içinde çelişir.
  • Ölçülülük ilkesi, meslekten çıkarma gibi ağır bir tedbirin demokratik toplumda ancak aşırı durumlarda meşru olabileceğini hatırlatır. On binlerce kamu görevlisinin bir anda ve süresiz biçimde kamudan men edilmesi, tarihte benzeri az görülen sertlikte bir uygulamadır. Bunun haklılığı, ancak ilgili kişilerin gerçekten bu ölçüyü haklı kılan fiilleri işlediğinin gösterilmesi halinde kabul edilebilir. Aksi halde, masum bireyler bakımından tamiri imkânsız zararlar doğar ve adalet duygusu zedelenir.

Son tahlilde, Türkiye’de yargı mensuplarının meslekten çıkarılmasıyla ilgili yargısal denetim mekanizmaları işlemektedir ve Danıştay kararları incelendiğinde bir hukuki muhakeme çabası görülmektedir. Danıştay 5. Dairesi ve İDDK, OHAL dönemi tedbirlerini hukuk süzgecinden geçirirken, hem Anayasa Mahkemesi içtihatlarını hem AİHM standartlarını dikkate alan bir yaklaşım sergilemiştir. Örneğin Danıştay, bir kararında HSK’nın ihraç gerekçelerini Anayasa’nın 138, 139, 140. maddelerindeki hâkim teminatı hükümleri ışığında değerlendirmiş; Anayasa’nın öngördüğü güvencelere rağmen OHAL’de neden böyle bir tedbire başvurulduğunu tartışmıştır. Yine Danıştay kararlarında AİHM’in yargı bağımsızlığı ve hâkimlik mesleğinin önemi hakkında tespitlerine atıf yapılarak (Eminağaoğlu ve Kayasu kararları gibi) ihraç tedbirinin meşru amacına değinilmiştir.

Bundan sonraki süreçte, özellikle AİHM’in OHAL ihraçlarına ilişkin vereceği kararlar, Türkiye’de bu konuda hukuki paradigmanın oturmasına katkı sağlayacaktır. Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu ve diğer uluslararası mekanizmalar da Türkiye’ye, ihraç kararlarını gözden geçirmesi ve yargı bağımsızlığını güçlendirici adımlar atması yönünde tavsiyelerde bulunmaktadır. Son yıllarda HSK bünyesinde yapılan düzenlemelerle, ihraç yerine daha hafif tedbirlerin (örneğin uzun süreli uzaklaştırma) uygulanması ihtimali de konuşulmaktadır.

Unutmamak gerekir ki, yargı mensuplarına ilişkin disiplin işlemleri, sıradan bir idari işlem olmayıp, hukukun üstünlüğü ilkesini doğrudan ilgilendiren kararlardır. Bu nedenle bu işlemlerde şeffaflık, hesap verebilirlik ve hukuka uygunluk azami derecede sağlanmalıdır. Hâkim teminatı ile yargı bağımsızlığı arasında kurulan denge, ancak bu şekilde korunabilir. Türkiye tecrübesi, olağanüstü tehditlere karşı sert tedbirler alınmasını örneklemektedir; ancak aynı tecrübe, bu tedbirlerin hukuk zemininde kalması için güçlü yargısal denetimin ve hak eksenli yaklaşımın şart olduğunu da göstermiştir.

Kaynakça:

  • 1982 Anayasası ilgili maddeleri (m.129, 138, 139, 140, 159 ve OHAL ile ilgili m.15).
  • 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu.
  • 6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu (mülga) ve 2017 sonrası HSK Kanunu.
  • 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu (disiplin hükümleri).
  • 667 sayılı KHK (OHAL Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin ilk KHK) ve 6749 sayılı Kanun.
  • 685 sayılı KHK (OHAL Komisyonu kurulması hk.).
  • Danıştay 5. Dairesi’nin E:2016/57365, K:2017/21643 sayılı ilk kararından 2022 yılına kadar konu ile ilgili kararları (özellikle 25/04/2019 ve 2022/5500 sayılı karar)cdn.bartin.edu.trsonkarar.com.
  • Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, 2023/703 sayılı kararı (2023).
  • Anayasa Mahkemesi, E:2018/75, K:2021/61 (22/9/2021) ve E:2018/89, K:2019/84 (14/11/2019) sayılı kararlarsonkarar.comsonkarar.com; AYM Bireysel Başvuru, Hüseyin Sezer, 2016/13566, Karar 2/7/2020ozgulhukukofisi.comozgulhukukofisi.com.
  • Venedik Komisyonu Raporları ve uluslararası hukukçuların OHAL tedbirlerine ilişkin değerlendirmeleri.
  • Öğretideki görüşler: Özgenç, İzzet. “İltisak Kavramı Üzerine”, 2017izzetozgenc.com; Günday, Metin. İdare Hukuku (HSYK kararlarına yargı yolunun kapalı olmasının eleştirisi)kisadalga.net; diğer akademisyenlerin insan hakları ve disiplin hukuku konulu makaleleri.

Yorum Yazın

Nunc velit metus, volutpat elementum euismod eget, cursus nec nunc.